Sepetim (0) Toplam: 0,00TL
%35
Zaman Çarkı 2. Cilt: Büyük Av (Ciltli) %40 indirimli Robert Jordan

Zaman Çarkı 2. Cilt: Büyük Av (Ciltli)

Liste Fiyatı : 56,00 TL
İndirimli Fiyat : 36,40 TL
%35 indirimli
Temin süresi 1 gündür.
Zaman Çarkı 2. Cilt: Büyük Av (Ciltli)
Zaman Çarkı 2. Cilt: Büyük Av (Ciltli)
İthaki Yayınları
36.40

BİRİNCİ BÖLÜM: TAR VALON'UN ALEVİ
Zaman Çarkı döner ve Çağlar gelip geçerek önce efsane olan, sonra solup söylenceye dönen, o Çağ tekrar geldiğinde uzun zaman önce unutulmuş olan anılar bırakır. Bazılarının Üçüncü Çağ, gelecek bir Çağ, uzun zaman önce geçmiş bir Çağ dediği Çağda, Dhoom Dağları'nda bir rüzgar yükseldi. Rüzgar başlangıç değildi. Zaman Çarkı'nın dönüşünde ne başlangıçlar, ne de sonlar vardır. Ama bu bir başlangıçtı.

Şimdilik daha tehlikeli olan şeylerden gizlenen yüksek geçitlerde hâlâ ölümün kol gezdiği kara, bıçak sırtı dorukların arasında doğan rüzgar, Karanlık Varlık'ın dokunuşuyla kirlenen ve çarpıtılan karmakarışık Büyük Afet ormanında güneye esiyordu. İç bulandıran tatlı çürüme kokusu, insanların Shienar sınırı dediği, ilkyaz çiçeklerinin ağaçlarda durduğu o görünmez sınıra ulaşıldığında yok oluyordu. Yazın artık gelmiş olması gerekirdi, ama bahar gecikmişti ve topraklar aradaki farkı kapamak için delice çabalıyordu. Her çalıda yeni gelen soluk yeşil yapraklar hışırdıyor ve her dalın ucundan yeni, kırmızı sürgünler uzanıyordu. Rüzgar, çiftçilerin, neredeyse gözle görülür bir biçimde tırmanan ekinlerle dolup taşan tarlalarını yeşil havuzlar gibi dalgalandırıyordu.

Ölümün kokusu, rüzgar, tepelerdeki Fal Dara'nın taş duvarlı kasabasına erişmeden ve kasabanın tam merkezinde duran kalenin, tepesinde iki adamın dans edermiş gibi durduğu kulesini kamçılamadan çok önce, silinip gitmişti. Sağlam surlu ve yüksek Fal Dara'nın, ne içkalesi ne de kasabası, asla alınmamış, asla ihanete uğramamıştı. Rüzgar tahta padavralı çatılar boyunca, uzun taş bacaların çevresinde ve onlardan da uzun kulelerin etrafında bir ağıt gibi ötüyordu.

Belinden yukarısı çıplak olan Rand al'Thor, rüzgarın soğuk okşayışı yüzünden titredi ve elindeki idman kılıcının uzun kabzasındaki parmaklarını esnetti. Sıcak güneş yüzünden göğsü kayganlaşmıştı ve terden ıslanmış koyu, kızılımsı saçları karmakarışık bir halde kafasına yapışmıştı. Havanın girdaplarındaki belli belirsiz bir koku burnunu çekmesine neden oldu, ama kokuyu başının içinde aniden çakan, yeni açılmış eski bir mezar kokusuyla özdeşleştirmedi. Ne koku ne de imgenin farkında değildi; zihnini boş tutmaya çabalıyordu, ama kule tepesini onunla paylaşan diğer adam boşluğa müdahale edip duruyordu. On adım çapındaki kule tepesinin çevresinde, göğüs yüksekliğinde, mazgallı bir duvar vardı. Burada kalabalıkta hissetmemeye yetecek de artacak kadar yer vardı, bir Muhafız ile paylaşılmadığı sürece.

Genç olmasına rağmen Rand pek çok adamdan daha uzun boyluydu, ancak Lan de onun kadar uzun ve o kadar geniş omuzlu olmasa da, daha kaslıydı. Muhafız'ın uzun saçını taştan satıhlar ve açılardan oluşur gibi görünen, sanki şakaklarındaki yegane ak tutamı yalancı çıkarmak için kırışıksız olan yüzünden geride tutan, derinden örülmüş, dar bir şerit vardı. Sıcağa ve sarf ettiği efora rağmen, göğsü ve kollarının üzerinde sadece incecik bir ter katmanı parıldıyordu. Rand, Lan'in buz mavisi gözlerinin içini arayarak diğer adamın amacını anlamaya çalıştı. Muhafız hiç göz kırpmıyor gibiydi ve elindeki idman kılıcı bir vücut durumundan diğerine geçerken, kendinden emin ve rahat bir şekilde hareket ediyordu.

Kılıç yerine kullanılan ince, gevşekçe bağlanmış bir deste çubuktan oluşan idman kılıcı bir yere çarptığında büyük bir gürültü çıkarıyor, tene değdiği yerde de iz bırakıyordu. Rand bunu iyi biliyordu. Kaburgalarının üzerindeki kırmızı renkli üç ince çizgi acıyor, bir başkası ise omzunu yakıyordu. Daha fazla süslenmemek için elinden gelen çabayı sarf etmesi gerekmişti. Lan'in üzerinde herhangi bir iz yoktu.

Kendisine öğretildiği gibi, Rand zihninde tek bir alev oluşturdu ve ona yoğunlaşarak tüm duygularını ve tutkusunu ona verip, kendi içinde, düşüncenin bile dışında kaldığı bir boşluk oluşturmaya çalıştı. Boşluk geldi. Son zamanlarda sık sık olduğu üzere, bu kusursuz bir boşluk değildi; alev ya da durgunluğun içine dalgalar gönderen bir ışık hissi hâlâ vardı. Ama ucu ucuna yeterliydi. Boşluğun serin huzuru onu avucuna aldı ve idman kılıcıyla, çizmelerinin altındaki düzgün taşlarla hatta Lan'le bile bir olmuştu. Her şey birdi ve hiç düşünmeden Muhafız'ın adımları ve hamleleriyle bire bir örtüşen bir uyumlulukla hareket etti.
Rüzgar tekrar yükselerek kasabadan çan seslerini getirdi. Birisi hâlâ baharın en sonunda gelişini kutluyor. Bu harici düşünce ışık dalgalarının sırtında hiçliğin içinde titreşerek boşluğu bozdu ve Muhafız, Rand'ın düşüncelerini okuyabilirmiş gibi, Lan'in ellerindeki idman kılıcı havada bir çember çizdi.

Kalenin üzerini uzunca bir süre boyunca deste haline getirilmiş çıtaların hızla birbirine çarparken çıkardıkları ses doldurdu. Rand diğer adama ulaşmak için hiçbir çaba göstermedi; tek yapabildiği, Muhafız'ın darbelerinin kendisine ulaşmasını önlemekti. Lan'in hamlelerini, mümkün olan en son anda uzaklaştırarak geri çekilmek zorunda kaldı. Lan'in yüz ifadesi hiç değişmiyordu; idman kılıcı ellerinde canlı gibiydi. Aniden Muhafız'ın savurduğu geniş açılı darbe yarı yolda saplama hamlesine dönüştü. Hazırlıksız yakalanan Rand bu defa durduramayacağını bildiği darbeyle şimdiden yüzünü buruşturarak geri adım attı.

Rüzgar kulede uğuldadı... ve onu kapana kıstırdı. Sanki hava aniden jöleye dönüşmüş, onu bir koza içine almıştı. Onu öne itiyordu. Zaman ve hareketler yavaşladı; dehşet içinde Lan'in idman kılıcının göğsüne doğru kaymasını izledi. Darbede yavaş veya yumuşak bir yan yoktu. Kaburgaları bir tokmak darbesi yemiş gibi gıcırdadı. Homurdandı, ama rüzgar çekilmesine izin vermiyor, bunun yerine onu öne itmeye devam ediyordu. Lan'in idman kılıcındaki çıtalar esneyip kıvrıldı -Rand'a çok yavaş göründü- sonra paramparça olarak yüreğine doğru saplanan keskin uçlar, kıymıklı değnekler derisini delip geçti. Gövdesine acı saplandı; bütün teni kesilmiş gibiydi. Güneş onu tavadaki pastırma gibi alevler içinde kızartırmışcasına yakıyordu.
Bağırarak ve sendeleyerek kendisini geriye atıp taş duvara düştü. Titreyen elleriyle göğsündeki yaralara dokundu ve kanlı parmaklarını inanmazlıkla gözlerine yaklaştırdı.

"Bu aptalca hamle neydi, çoban?" diye sordu Lan gıcırtılı bir sesle. "Artık bunu yapmayacak kadar bilgi sahibisin ya da öyle olman gerekir; eğer sana öğretmeye çalıştığım her şeyi unutmadıysan elbette. Yaraların-?" Rand başını kaldırıp ona bakarken sustu.

"Rüzgar." Rand'ın ağzı kurumuştu. "O -o beni itti! O... duvar kadar katıydı!"

Muhafız sessizlik içinde ona baktı, sonra elini uzattı. Rand, eli tutup yukarı çekilmesine izin verdi.

"Afet'in bu kadar yakınında tuhaf şeyler olabilir," dedi Lan nihayet, ama sözlerindeki tüm sakinliğe rağmen sıkıntılı gibiydi. Bu da başlı başına tuhaftı. Muhafızlar, Aes Sedailere hizmet eden o yarı efsanevi savaşçılar, duygularını nadiren belli ederlerdi, Lan ise duygularını bir Muhafız'a göre bile az gösterirdi. Paramparça olmuş idman kılıcını bir kenara atarak gerçek kılıçlarının, idman yaptıkları yerin uzağında durduğu duvara yaslandı.

"Öyle değil," diye itiraz etti Rand. Diğer adama katılarak sırtını duvara verip diz çöktü. Bu yolla başı duvarın altında kalıyor, ona rüzgara karşı bir tür korunma sağlıyordu. Eğer bu bir rüzgarsa. Hiçbir rüzgar hiç öyle... katı... gelmemişti. "Barış adına! Belki Afet'in içinde bile değil."

"Senin gibi biri için..." Lan bu her şeyi açıklıyormuş gibi omuzlarını silkti. "Gitmene ne kadar var, koyun çobanı? Bir ay önce gideceğini söylemiştin, ben de şimdiye üç hafta önce gitmiş olursun sanıyordum."

Rand hayretle başını kaldırıp ona baktı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor! Kaşlarını çatarak idman kılıcını bıraktı ve gerçek kılıcını dizlerinin üzerine yatırarak parmaklarıyla üzerinde bronz bir balıkçıl kabartması olan uzun, deriye sarılmış kabzasını okşadı. Kının üzerinde bir balıkçıl daha vardı, başka biri de kının içindeki bıçak kısmının üzerine işlenmişti. Bir kılıca sahip olmak ona hâlâ biraz tuhaf geliyordu. Kılıç ustasının işaretini taşıyan bir kılıç şöyle dursun, herhangi bir kılıca sahip olmak bile onun için tuhaftır. O, uzaklardaki İki Nehir'den gelme bir çiftçiydi. Belki artık sonsuza dek uzaklarda kalmıştı. O da babası gibi bir çobandı -Çobandım. Şimdi neyim?- ve babası ona balıkçıl nişanlı bir kılıç vermişti. Tam benim babam, kim ne derse desin. Kendi düşüncelerinin de kendi kendisini ikna etmeye çalışıyormuş gibi görünmüyor olmasını diledi.

Lan yine düşüncelerini okumuş gibiydi. "Sınır Boyları'nda, koyun çobanı, bir adam bir çocuğu yetiştirdiyse, o çocuk o adama aittir ve aksini kimse söyleyemez."

Rand kaşlarını çatarak Muhafız'ın söylediklerini duymamış gibi yaptı. Bu, kendisinden başka kimseyi ilgilendirmezdi. "Bunun nasıl kullanıldığını öğrenmek istiyorum. Öğrenmeye ihtiyacım var." Balıkçıl nişanlı bir kılıç taşımak başına bela olmuştu. Kimse bunun ne anlama geldiğini bilmiyor, hatta onu fark dahi etmiyordu, ancak öyle de olsa, balıkçıl nişanlı bir kılıç, erkek denecek yaşa yeni ulaşmış bir gencin ellerindeyken, yanlış kişilerin dikkatini çekiyordu. "Kaçamadığım bazı zamanlarda blöf yapmayı başardım, üstelik şansım da yaver gitti. Ama ya kaçamadığım, blöf yapamadığım ve şansım tükendiği zaman ne olacak?"

"Onu satabilirsin," dedi Lan dikkatle. "O kılıç balıkçıl nişanlı kılıçlar arasında bile nadir bulunan cinsten. İyi bir fiyata giderdi."
"Hayır!" Bu, kendisinin de birkaç defa düşündüğü bir şeydi, ama şimdi onu her zamanki nedenle, başka birinden geldiği için daha da şiddetli bir biçimde reddetti. Bende olduğu sürece, Tam'e baba deme hakkım oluyor. Bunu bana o vermişti ve kılıç bana bu hakkı veriyor. "Bütün balıkçıl nişanlı kılıçların nadir olduğunu sanırdım."

Lan ona yan yan baktı. "Tam sana söylemedi, öyle mi? Mutlaka biliyordur. Belki de inanmıyordu. Pek çokları inanmaz." Balıkçılların olmaması dışında Rand'inkinin neredeyse eşi olan kendi kılıcını kaptı ve kınından çıkardı. Hafif kavisli ve tek kenarı keskin olan kılıç, gün ışığında gümüş rengi parıltılar saçıyordu.
Bu, Malkier krallarının kılıcıydı. Lan bundan bahsetmezdi -başkalarının bahsetmesinden bile hoşlanmazdı- ama al'Lan Mandragoran Yedi Kulenin Efendisi, Göller Lordu ve taç giymemiş Malkier Kralı'ydı. Yedi Kuleler artık yıkılmış, Bin Göller ise menfur şeylerin inine dönüşmüştü. Malkier'in çevresini Büyük Afet sarmıştı ve tüm Malkier lordları arasından sadece biri hayattaydı.

Bazıları Lan'in Muhafız olup kendisini Aes Sedailere bağlamasının nedeninin, Afet'te can verip soyunun geri kalanlarına katılma isteği olduğunu söylemişti. Rand gerçekten de Lan'in görünürde kendi güvenliğini hiç düşünmeden, zarar görebileceği durumlara atıldığına şahit olmuştu, ancak Moiraine'in, bağlı olduğu Aes Sedai'nin yaşamını ve güvenliğini kendi şahsından çok daha değerli sayıyordu. Moiraine yaşadığı sürece, Lan'in gerçek anlamda ölmeye çalışacağına inanmıyordu.

Gün ışığında kılıcını çeviren Lan konuştu. "Gölge Savaşı'nda, Tek Güç'ün kendisi silah olarak kullanılıyordu ve silahlar Tek Güç kullanılarak yapılıyordu. Bazı silahlar Tek Güç'ü kullanıyordu; bunlar tek bir darbede bir şehrin tamamını yok edebilir, fersahlarca uzanan toprağa yıkım getirebilirdi. Kırılış sırasında bütün bunların kaybolması iyi oldu; nasıl yapıldıklarını hatırlayan kimsenin kalmaması da öyle. Ama, kılıç kılıca dövüşte, Myrddraallerle ve Dehşetlordları'nın yaptığı daha beter şeylerle karşılaşanlar için daha basit silahlarda vardı.
"Tek Güç'ü kullanan Aes Sedai topraktan demiri ve diğer madenleri çıkardı, eritti, şekillendirip işledi. Hepsini de Güç'ü kullanarak yaptılar. Kılıçlar ve diğer silahlar. Dünyanın Kırılışı'ndan artakalan pek çoğu, Aes Sedailerin işlerinden korkan ve nefret eden insanlarca yok edildi, diğerleri ise yıllar içinde ortadan kayboldu. Geriye pek azı kaldı ve gerçekten ne olduklarını pek az insan biliyor. Onlar üzerine anlatılan destanlar, kendilerine ait bir gücü olan kılıçlar hakkında abartılı öyküler vardı. Ozanların hikayelerini duydun. Gerçek yeterli. Bölünüp parçalanmayan ve asla körleşmeyen kılıçlar. Onları bileyen -daha doğrusu bilermiş gibi yapan- adamlar gördüm, sırf bir kılıcın kullanıldıktan sonra bilenmeye ihtiyaç duymayacağına inanamadıkları için. Tek yaptıkları bileği taşlarını aşındırmak oldu.

"O silahları Aes Sedailer yapmıştı ve benzerleri hiçbir zaman olmayacaktır. Her şey bittiğinde, savaş ve Çağ bir arada sona erdiğinde, dünyanın tuzla buz oluşuyla, ölüp gömülenlerin sayısı hayatta olanların sayısını geçtiğinde, ve bu yaşayanların kaçıp, bir yer, güvende olacakları herhangi bir yer bulmaya çalışırlarken ve her iki kadından biri kocasını ya da oğullarını bir daha göremeyeceği için gözyaşı dökerken, hâlâ hayatta olan Aes Sedailer bir daha asla bir adamın başka bir adamı öldürmesine yarayan silahlar yapmayacaklarına yemin ettiler. Her Aes Sedai bu yemini etti ve o günden beri aralarındaki tüm kadınlar bu yemine sadık kaldılar. Kızıl Ajah bile dahil olmak üzere, herhangi bir erkeğin başına ne geleceği umurlarında değildi.

"Bu kılıçlardan biri, sıradan bir asker kılıcı," -hafifçe yüzünü buruşturarak, Muhafız'ın duygularını gösterdiği söylenebilirse neredeyse hüzünle, kılıcı tekrar kınına bıraktı- "daha fazla bir şeye dönüştü. Öte yandan, lord-generaller için yapılanlar, hiçbir demircinin nişanını vuramayacağı kadar sert olan, ancak yine de üzerine balıkçıl nişanı vurulmuş olanlar, aranan kılıçlar oldular."
Rand'ın elleri dizlerinin üzerinde duran kılıçtan aniden uzaklaştı. Kılıç devrildi ve Rand yerdeki taşlara çarpmadan önce onu gayri ihtiyari yakaladı. "Bunun Aes Sedailer tarafından yapıldığını mı söylüyorsun? Ben de kendi kılıcından bahsediyorsun, sandım."
"Tüm balıkçıl nişanlı kılıçlar Aes Sedailerin elinden çıkma değildir. Pek az insan, kılıcı kılıçustası namına ve balıkçıl nişanlı bir kılıca hak kazanacak kadar iyi kullanır, ama öyle de olsa, geride bir avuç kişiden fazlasının sahip olacağı kadar Aes Sedai kılıcı yoktur. Çoğu usta kılıç yapıcılarından gelir; insanların yapabileceği en iyi çeliktendir, ama yine de erkek eliyle şekillenmiştir. Ama o elindeki, koyun çobanı... en az üç bin yılın ve daha fazlasının öyküsünü anlatabilir."

"Onlardan uzaklaşamıyorum," dedi Rand. "Değil mi?" Önündeki kılıcı kınının üzerine dikti; bilmediği zamandan farklı görünmüyordu. "Aes Sedai elinden çıkma. Ama onu bana Tam verdi. Babam bana verdi." Balıkçıl nişanlı bir kılıcın nasıl olup da İki Nehirli bir çobanın eline geçtiği konusunu düşünmeyi reddediyordu. Bu düşüncelerde tehlikeli akımlar, keşfetmek istemediği derinlikler vardı.

"Gerçekten uzaklaşmak istiyor musun, koyun çobanı? Tekrar soracağım. O halde neden hâlâ gitmedin? Kılıç? Beş yılda seni ona layık biri, bir kılıçustası haline getirebilirim. Bileklerin hızlı, dengen iyi ve aynı hatayı iki kez yapmıyorsun. Ama seni eğitmeye ayıracak beş yılım yok, senin de öğrenmeye ayıracak beş yılın yok. Bir yılın bile yok ve bunu biliyorsun. Şimdiki durumunda kılıcı kendi ayağına saplamazsın. Kılıcın yeri belinmiş gibi duruyorsun koyun çobanı ve köy zorbalarının çoğu bunu hissedecektir. Ama bu kadarı onu ilk taktığın zaman da vardı. O halde neden hâlâ buradasın?"

"Mat ile Perrin hâlâ burada," diye mırıldandı Rand. "Onlar gitmeden gitmek istemiyorum. Onları bir daha, belki de yıllarca görmeyebilirim." Başı gerisingeri duvara yaslandı. "Kan ve küller adına! En azından onlarla eve gitmediğim için deli olduğumu düşünüyorlar sadece. Nynaeve iki bakışından birinde bana altı yaşındaymışım da dizimi sıyırmışım, o da beni iyileştirecekmiş gibi, diğerinde ise bir yabancı görüyormuş gibi bakıyor. Çok yakından bakarsa gücendirebileceği biri gibi. Bir Hikmet olmasının yanında, hiçbir şeyden korkmuş olduğunu sanmam, ama o..." Başını iki yana salladı. "Ve Egwene. Kahrolayım! Neden gitmek zorunda olduğumu biliyor, ama bundan ne zaman bahsetsem, bana bakıyor, içim düğüm düğüm oluyor ve..." Gözlerini kapatarak kılıcın kabzasını alnına bastırdı, bastırmakla düşündüğü şeyler ortadan kaybolabilirmiş gibi. "Keşke... keşke..."

"Her şeyin eskiden olduğu gibi olmasını mı istiyorsun, koyun çobanı? Ya da kız Tar Valon'a gitmesin de seninle gelsin mi istiyorsun? Göçebe bir yaşam için Aes Sedai olmaktan vazgeçeceğini mi sanıyorsun? Seninle mi? Ona bunu doğru şekilde ifade edersen, bunu yapabilir. Aşk tuhaf bir şeydir." Lan'in sesi birden yorgun çıkmıştı. "Olabilecek en tuhaf şey."
"Hayır." İstediği de buydu, kızın onunla birlikte gelmesi. Gözlerini açtı, sırtını dikleştirdi ve sesine kararlı bir hava verdi. "Hayır, o istese bile benimle gelmesine izin vermem." Bunu ona yapamazdı. Ama, Işık uğruna, bir an için, istediğini söylese fena mı olurdu? "Ona ne yapıp yapmayacağını söylemeye çalıştığımı düşündüğü zaman katır gibi inatçı oluyor, ama onu hâlâ bundan koruyabilirim." Kızın hâlâ Emond Meydanı'nda olmasını diliyordu, ama Moiraine İki Nehir'e geldiği gün bu konudaki umutlar hepten sönmüştü. "Bu bir Aes Sedai olacağı anlamına da gelse!" Gözünün ucuyla Lan'in kaşını kaldırdığını gördü ve kızardı.
"Tüm nedeni bu mu peki? Onlar gitmeden önce yurdundan arkadaşlarınla elinden geldiğince çok zaman geçirmek mi istiyorsun? Ayaklarını bu nedenle mi sürüyorsun? Topuklarındaki şeyin ne olduğunu biliyorsun."

Rand öfkeyle ayağa fırladı. "Pekala, sorun Moiraine! O olmasa burada dahi olmazdım ve benimle konuşmuyor bile."
"O olmasa ölmüş olurdun, koyun çobanı," dedi Lan sakince, ama Rand hızını kesmeden devam etti.

"Bana ... benim hakkımda korkunç şeyler söylüyor" -kılıcı tutan parmakları bembeyaz oldu. Delirip öleceğimi!- "ardından birdenbire bana iki kelime etmez oluyor. Beni bulduğu günden bu yana bir şey değişmemiş gibi davranıyor ve bu da bana tuhaf geliyor."

"Sana olduğun gibi mi davranmasını istiyorsun?"
"Hayır! Bunu demek istemiyorum. Kahrolayım, çoğu zaman ne dediğimi kendim de bilmiyorum. Bunu istemiyorum, diğerinden de korkuyorum. Şimdi de ortadan kaybolup bir yerlere gitti..."
"Sana zaman zaman yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu söylemiştim. Eylemlerini sorgulamak ne sana, ne de başka birine kalmış."

"...üstelik kimseye nereye gittiğini, ne zaman döneceğini, hatta dönüp dönmeyeceğini bile söylemeden. Bana yardımcı olacak bir şey söyleyebilecek olmalı, Lan. Bir şey. Söylemek zorunda. Geri gelirse tabii."

"Geri geldi, koyun çobanı. Dün gece. Ama sana söyleyebileceği her şeyi söylediğini düşünüyorum. İnan bana. Ondan öğrenebileceğin kadarını öğrendin." Kafasını iki yana sallayan Lan'in sesi canlandı. "Orada durarak bir şey öğrenmediğin kesin. Biraz denge çalışması yapmanın zamanı geldi. Balıkçıl'ın Sazlarda Yürüyüşü'nden başlayarak İpeği Ayırma'ya geç. Balıkçıl duruşunun sadece denge alıştırması amaçlı olduğunu unutma. Duruş çalışması dışındaki her şeyde seni bütünüyle savunmasız bırakır; ilk hamleyi diğer adamın yapmasını istiyorsan bu konumdan etkili olabilirsin, ama onun kılıcından asla kaçınamazsın."

"Bana bir şey söyleyebilecek olmalı, Lan. O rüzgar. Doğal değildi ve Afet'e ne kadar yakın olduğumuz da umurumda değil."

"Balıkçıl'ın Sazlarda Yürüyüşü, koyun çobanı. Bileklerine de dikkat et."

Güneyden gelen borazanların zayıf tınısı, davulların tekdüze gümbürtüsü eşliğinde, yavaşça yükselip daha gürültülü bir hale dönüştü. Rand ile Lan bir an birbirlerine baktılar, sonra davulların sesi onları kuleye doğru çekip güneye bakmaya sevk etti.
Şehir yüksek tepelerin üzerine kurulmuştu, şehir surlarının çevresindeki topraklar her yönde tam bir mil boyunca bilek boyunu aşan bitki örtüsünden arındırılmıştı. Kulenin tepesinden, Rand, bacalar ve çatıların üzerinden ormana doğru açık bir görüş alanına sahipti. Ağaçların arasından ilk beliren davulcular oldu; on iki kişiydiler, adımlarını ritimlerine uydurup, tokmaklarını döndürürken davullarını havaya kaldırıyorlardı. Ardından borazancılar geliyordu; uzun, parlak borularını kaldırmış, hâlâ hep bir ağızdan çalmayı sürdürüyorlardı. Bu uzaklıktan, Rand arkalarında rüzgarda dalgalanan dev, kare şeklindeki sancağı seçemiyordu. Ancak Lan homurdandı; Muhafız'ın gözleri kar kartalınınki gibiydi.

Rand ona bir göz attı, ama gözlerini ormandan beliren sütuna dikmiş olan Muhafız hiçbir şey söylemedi. Ağaçların arasından, zırh giymiş at binen adamlar ve kadınlar çıktı. Sonra biri önde, biri arkada olmak üzere iki at tarafından çekilen, perdeleri kapalı bir tahtırevan ve daha başka atlı adamlar. Kargıları başlarının üzerinde uzun dikenler gibi yükselen sıra sıra piyadeler ve oklarını göğüslerinin üzerinde çapraz tutmuş okçular, hepsi de adımlarını davulların ritmine uydurmuştu.

Borazanlar tekrar haykırdı. Sütun, şarkı söyleyen bir yılan gibi, dolanarak Fal Dara'ya yaklaştı.

Rüzgar, insan boyundan uzun, bir tarafa dümdüz uzanan sancağı dalgalandırdı. Olanca büyüklüğüne rağmen, Rand'ın açıkça görebileceği kadar yakına gelmişti artık. Ona hiçbir şey ifade etmeyen bir renk girdabı, ama tam ortada saf beyaz bir gözyaşını andıran bir şekil. Tar Valon'un Alevi.

"Ingtar da yanlarında." Lan'in sesi düşünceleri başka bir yerdeymiş gibi çıkmıştı. "Nihayet avdan döndü. Uzun zamandır yoktu. Acaba şansı yaver gitti mi?"

"Aes Sedai," diye fısıldadı Rand sesi nihayet çıktığında. Oradaki bütün o kadınlar... Moiraine, Aes Sedaiydi, evet, ama onunla yolculuk etmişti ve ona tam olarak güvenmese de, hiç değilse onu tanıyordu. Ya da tanıdığını sanıyordu. Ama o sadece bir taneydi. Bir araya toplanmış ve bu şekilde gelen bunca Aes Sedai bambaşka bir şeydi. "Neden bu kadar çoklar, Lan? Birinin bile gelmesine ne gerek var? Üstelik de gelişlerini ilan eden davullar, borazanlar ve bir bayrakla."

Aes Sedailer Shienar'da, en azından çoğu insan tarafından saygı, geriye kalanlardan da saygıyla karışık bir korku görürlerdi, ama Rand bunun farklı olduğu, sadece korkunun, sık sık da nefretin olduğu yerlerde bulunmuştu. Onun yetiştiği yerde, en azından bazı erkekler "Tar Valon cadıları"ndan, Karanlık Varlık'tan bahsettikleri gibi bahsederlerdi. Kadınları saymaya çalıştı, ama düzenli safları yoktu ve birbirleriyle ya da tahtırevandaki kişiyle konuşmak için atlarını etrafta dolaştırıyorlardı. Tüyleri diken diken oldu. Moiraine ile birlikte yolculuk etmiş, başka bir Aes Sedai ile tanışmıştı ve kendisini, gün görmüş biri olarak görmeye başlamıştı. Hiç kimse İki Nehir'i terk etmezdi ya da neredeyse hiç kimse, ama o terk etmişti. İki Nehir'deki hiç kimsenin gözleriyle görmediği şeyleri görmüş, onların sadece rüyalarında, o da rüyaları o kadar uzağa ulaşırsa, göreceği şeyleri yapmıştı. Bir kraliçe görmüş ve Andor Kız-veliahtıyla tanışmış, bir Myrddraal ile karşı karşıya gelip Yollar'da yolculuk etmiş, ancak bunlardan hiçbiri onu bu âna hazırlamamıştı.

"Neden bu kadar çoklar?" diye fısıldadı yine.
"Amyrlin Makamı bizzat gelmiş." Lan, ona yüzünde kaya kadar sert ve okunmaz bir ifadeyle baktı. "Derslerin bitti, koyun çobanı." Ardından durdu ve Rand neredeyse onun yüzünde merhamet gördüğünü sanacaktı. Ama bu elbette olamazdı. "Bir hafta önce gitmiş olsan, senin için daha iyi olurdu." Bunun üzerine Muhafız gömleğini kaptı ve kuleye inen merdivenlerde kayboldu.
Rand, kuruyan ağzını oynatarak biraz ıslaklık bulmaya çalıştı. Fal Dara'ya yaklaşan sütuna, gerçekten de bir yılan, ölümcül bir engerek yılanıymış gibi baktı. Davullar ve borazanlar kulaklarında çınlıyordu. Aes Sedailere buyruk veren Amyrlin Makamı. Benim yüzümden geldi. Başka bir neden düşünemiyordu.

Onların bildiği şeyler vardı, ona yardım edecek bilgilere sahiplerdi, bundan emindi. Ve hiçbirine sormaya cesaret edemiyordu. Onu ehlileştirmeye gelmiş olmalarından korkuyordu. Bunun için gelmediklerinden de korkuyorum, diye kendisine itiraf etti gönülsüzce. Işık adına, hangisi beni daha çok korkutuyor, bilmiyorum.

"Niyetim Güç'e kanal olmak değildi," diye fısıldadı. "Bir kazaydı! Işık adına, bununla herhangi bir ilgim olsun istemiyorum. Ona bir daha asla dokunmayacağıma yemin ederim! Yemin ederim!"
İrkilerek Aes Sedai kafilesinin şehir kapılarından girmekte olduğunu fark etti. Rüzgar vahşice girdaplanıyor, terini buz damlaları gibi soğutuyor, borazanların kulağa kurnaz kahkahalar gibi gelmesine neden oluyordu; havada açılmış bir mezarın güçlü kokusunu duyduğunu sandı. Burada durmayı sürdürürsem, benim mezarım olacak.

Gömleğini kaparak merdivenden aceleyle indi ve koşmaya başladı.
(Kitabın İçinden)

  • Açıklama
    • BİRİNCİ BÖLÜM: TAR VALON'UN ALEVİ
      Zaman Çarkı döner ve Çağlar gelip geçerek önce efsane olan, sonra solup söylenceye dönen, o Çağ tekrar geldiğinde uzun zaman önce unutulmuş olan anılar bırakır. Bazılarının Üçüncü Çağ, gelecek bir Çağ, uzun zaman önce geçmiş bir Çağ dediği Çağda, Dhoom Dağları'nda bir rüzgar yükseldi. Rüzgar başlangıç değildi. Zaman Çarkı'nın dönüşünde ne başlangıçlar, ne de sonlar vardır. Ama bu bir başlangıçtı.

      Şimdilik daha tehlikeli olan şeylerden gizlenen yüksek geçitlerde hâlâ ölümün kol gezdiği kara, bıçak sırtı dorukların arasında doğan rüzgar, Karanlık Varlık'ın dokunuşuyla kirlenen ve çarpıtılan karmakarışık Büyük Afet ormanında güneye esiyordu. İç bulandıran tatlı çürüme kokusu, insanların Shienar sınırı dediği, ilkyaz çiçeklerinin ağaçlarda durduğu o görünmez sınıra ulaşıldığında yok oluyordu. Yazın artık gelmiş olması gerekirdi, ama bahar gecikmişti ve topraklar aradaki farkı kapamak için delice çabalıyordu. Her çalıda yeni gelen soluk yeşil yapraklar hışırdıyor ve her dalın ucundan yeni, kırmızı sürgünler uzanıyordu. Rüzgar, çiftçilerin, neredeyse gözle görülür bir biçimde tırmanan ekinlerle dolup taşan tarlalarını yeşil havuzlar gibi dalgalandırıyordu.

      Ölümün kokusu, rüzgar, tepelerdeki Fal Dara'nın taş duvarlı kasabasına erişmeden ve kasabanın tam merkezinde duran kalenin, tepesinde iki adamın dans edermiş gibi durduğu kulesini kamçılamadan çok önce, silinip gitmişti. Sağlam surlu ve yüksek Fal Dara'nın, ne içkalesi ne de kasabası, asla alınmamış, asla ihanete uğramamıştı. Rüzgar tahta padavralı çatılar boyunca, uzun taş bacaların çevresinde ve onlardan da uzun kulelerin etrafında bir ağıt gibi ötüyordu.

      Belinden yukarısı çıplak olan Rand al'Thor, rüzgarın soğuk okşayışı yüzünden titredi ve elindeki idman kılıcının uzun kabzasındaki parmaklarını esnetti. Sıcak güneş yüzünden göğsü kayganlaşmıştı ve terden ıslanmış koyu, kızılımsı saçları karmakarışık bir halde kafasına yapışmıştı. Havanın girdaplarındaki belli belirsiz bir koku burnunu çekmesine neden oldu, ama kokuyu başının içinde aniden çakan, yeni açılmış eski bir mezar kokusuyla özdeşleştirmedi. Ne koku ne de imgenin farkında değildi; zihnini boş tutmaya çabalıyordu, ama kule tepesini onunla paylaşan diğer adam boşluğa müdahale edip duruyordu. On adım çapındaki kule tepesinin çevresinde, göğüs yüksekliğinde, mazgallı bir duvar vardı. Burada kalabalıkta hissetmemeye yetecek de artacak kadar yer vardı, bir Muhafız ile paylaşılmadığı sürece.

      Genç olmasına rağmen Rand pek çok adamdan daha uzun boyluydu, ancak Lan de onun kadar uzun ve o kadar geniş omuzlu olmasa da, daha kaslıydı. Muhafız'ın uzun saçını taştan satıhlar ve açılardan oluşur gibi görünen, sanki şakaklarındaki yegane ak tutamı yalancı çıkarmak için kırışıksız olan yüzünden geride tutan, derinden örülmüş, dar bir şerit vardı. Sıcağa ve sarf ettiği efora rağmen, göğsü ve kollarının üzerinde sadece incecik bir ter katmanı parıldıyordu. Rand, Lan'in buz mavisi gözlerinin içini arayarak diğer adamın amacını anlamaya çalıştı. Muhafız hiç göz kırpmıyor gibiydi ve elindeki idman kılıcı bir vücut durumundan diğerine geçerken, kendinden emin ve rahat bir şekilde hareket ediyordu.

      Kılıç yerine kullanılan ince, gevşekçe bağlanmış bir deste çubuktan oluşan idman kılıcı bir yere çarptığında büyük bir gürültü çıkarıyor, tene değdiği yerde de iz bırakıyordu. Rand bunu iyi biliyordu. Kaburgalarının üzerindeki kırmızı renkli üç ince çizgi acıyor, bir başkası ise omzunu yakıyordu. Daha fazla süslenmemek için elinden gelen çabayı sarf etmesi gerekmişti. Lan'in üzerinde herhangi bir iz yoktu.

      Kendisine öğretildiği gibi, Rand zihninde tek bir alev oluşturdu ve ona yoğunlaşarak tüm duygularını ve tutkusunu ona verip, kendi içinde, düşüncenin bile dışında kaldığı bir boşluk oluşturmaya çalıştı. Boşluk geldi. Son zamanlarda sık sık olduğu üzere, bu kusursuz bir boşluk değildi; alev ya da durgunluğun içine dalgalar gönderen bir ışık hissi hâlâ vardı. Ama ucu ucuna yeterliydi. Boşluğun serin huzuru onu avucuna aldı ve idman kılıcıyla, çizmelerinin altındaki düzgün taşlarla hatta Lan'le bile bir olmuştu. Her şey birdi ve hiç düşünmeden Muhafız'ın adımları ve hamleleriyle bire bir örtüşen bir uyumlulukla hareket etti.
      Rüzgar tekrar yükselerek kasabadan çan seslerini getirdi. Birisi hâlâ baharın en sonunda gelişini kutluyor. Bu harici düşünce ışık dalgalarının sırtında hiçliğin içinde titreşerek boşluğu bozdu ve Muhafız, Rand'ın düşüncelerini okuyabilirmiş gibi, Lan'in ellerindeki idman kılıcı havada bir çember çizdi.

      Kalenin üzerini uzunca bir süre boyunca deste haline getirilmiş çıtaların hızla birbirine çarparken çıkardıkları ses doldurdu. Rand diğer adama ulaşmak için hiçbir çaba göstermedi; tek yapabildiği, Muhafız'ın darbelerinin kendisine ulaşmasını önlemekti. Lan'in hamlelerini, mümkün olan en son anda uzaklaştırarak geri çekilmek zorunda kaldı. Lan'in yüz ifadesi hiç değişmiyordu; idman kılıcı ellerinde canlı gibiydi. Aniden Muhafız'ın savurduğu geniş açılı darbe yarı yolda saplama hamlesine dönüştü. Hazırlıksız yakalanan Rand bu defa durduramayacağını bildiği darbeyle şimdiden yüzünü buruşturarak geri adım attı.

      Rüzgar kulede uğuldadı... ve onu kapana kıstırdı. Sanki hava aniden jöleye dönüşmüş, onu bir koza içine almıştı. Onu öne itiyordu. Zaman ve hareketler yavaşladı; dehşet içinde Lan'in idman kılıcının göğsüne doğru kaymasını izledi. Darbede yavaş veya yumuşak bir yan yoktu. Kaburgaları bir tokmak darbesi yemiş gibi gıcırdadı. Homurdandı, ama rüzgar çekilmesine izin vermiyor, bunun yerine onu öne itmeye devam ediyordu. Lan'in idman kılıcındaki çıtalar esneyip kıvrıldı -Rand'a çok yavaş göründü- sonra paramparça olarak yüreğine doğru saplanan keskin uçlar, kıymıklı değnekler derisini delip geçti. Gövdesine acı saplandı; bütün teni kesilmiş gibiydi. Güneş onu tavadaki pastırma gibi alevler içinde kızartırmışcasına yakıyordu.
      Bağırarak ve sendeleyerek kendisini geriye atıp taş duvara düştü. Titreyen elleriyle göğsündeki yaralara dokundu ve kanlı parmaklarını inanmazlıkla gözlerine yaklaştırdı.

      "Bu aptalca hamle neydi, çoban?" diye sordu Lan gıcırtılı bir sesle. "Artık bunu yapmayacak kadar bilgi sahibisin ya da öyle olman gerekir; eğer sana öğretmeye çalıştığım her şeyi unutmadıysan elbette. Yaraların-?" Rand başını kaldırıp ona bakarken sustu.

      "Rüzgar." Rand'ın ağzı kurumuştu. "O -o beni itti! O... duvar kadar katıydı!"

      Muhafız sessizlik içinde ona baktı, sonra elini uzattı. Rand, eli tutup yukarı çekilmesine izin verdi.

      "Afet'in bu kadar yakınında tuhaf şeyler olabilir," dedi Lan nihayet, ama sözlerindeki tüm sakinliğe rağmen sıkıntılı gibiydi. Bu da başlı başına tuhaftı. Muhafızlar, Aes Sedailere hizmet eden o yarı efsanevi savaşçılar, duygularını nadiren belli ederlerdi, Lan ise duygularını bir Muhafız'a göre bile az gösterirdi. Paramparça olmuş idman kılıcını bir kenara atarak gerçek kılıçlarının, idman yaptıkları yerin uzağında durduğu duvara yaslandı.

      "Öyle değil," diye itiraz etti Rand. Diğer adama katılarak sırtını duvara verip diz çöktü. Bu yolla başı duvarın altında kalıyor, ona rüzgara karşı bir tür korunma sağlıyordu. Eğer bu bir rüzgarsa. Hiçbir rüzgar hiç öyle... katı... gelmemişti. "Barış adına! Belki Afet'in içinde bile değil."

      "Senin gibi biri için..." Lan bu her şeyi açıklıyormuş gibi omuzlarını silkti. "Gitmene ne kadar var, koyun çobanı? Bir ay önce gideceğini söylemiştin, ben de şimdiye üç hafta önce gitmiş olursun sanıyordum."

      Rand hayretle başını kaldırıp ona baktı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor! Kaşlarını çatarak idman kılıcını bıraktı ve gerçek kılıcını dizlerinin üzerine yatırarak parmaklarıyla üzerinde bronz bir balıkçıl kabartması olan uzun, deriye sarılmış kabzasını okşadı. Kının üzerinde bir balıkçıl daha vardı, başka biri de kının içindeki bıçak kısmının üzerine işlenmişti. Bir kılıca sahip olmak ona hâlâ biraz tuhaf geliyordu. Kılıç ustasının işaretini taşıyan bir kılıç şöyle dursun, herhangi bir kılıca sahip olmak bile onun için tuhaftır. O, uzaklardaki İki Nehir'den gelme bir çiftçiydi. Belki artık sonsuza dek uzaklarda kalmıştı. O da babası gibi bir çobandı -Çobandım. Şimdi neyim?- ve babası ona balıkçıl nişanlı bir kılıç vermişti. Tam benim babam, kim ne derse desin. Kendi düşüncelerinin de kendi kendisini ikna etmeye çalışıyormuş gibi görünmüyor olmasını diledi.

      Lan yine düşüncelerini okumuş gibiydi. "Sınır Boyları'nda, koyun çobanı, bir adam bir çocuğu yetiştirdiyse, o çocuk o adama aittir ve aksini kimse söyleyemez."

      Rand kaşlarını çatarak Muhafız'ın söylediklerini duymamış gibi yaptı. Bu, kendisinden başka kimseyi ilgilendirmezdi. "Bunun nasıl kullanıldığını öğrenmek istiyorum. Öğrenmeye ihtiyacım var." Balıkçıl nişanlı bir kılıç taşımak başına bela olmuştu. Kimse bunun ne anlama geldiğini bilmiyor, hatta onu fark dahi etmiyordu, ancak öyle de olsa, balıkçıl nişanlı bir kılıç, erkek denecek yaşa yeni ulaşmış bir gencin ellerindeyken, yanlış kişilerin dikkatini çekiyordu. "Kaçamadığım bazı zamanlarda blöf yapmayı başardım, üstelik şansım da yaver gitti. Ama ya kaçamadığım, blöf yapamadığım ve şansım tükendiği zaman ne olacak?"

      "Onu satabilirsin," dedi Lan dikkatle. "O kılıç balıkçıl nişanlı kılıçlar arasında bile nadir bulunan cinsten. İyi bir fiyata giderdi."
      "Hayır!" Bu, kendisinin de birkaç defa düşündüğü bir şeydi, ama şimdi onu her zamanki nedenle, başka birinden geldiği için daha da şiddetli bir biçimde reddetti. Bende olduğu sürece, Tam'e baba deme hakkım oluyor. Bunu bana o vermişti ve kılıç bana bu hakkı veriyor. "Bütün balıkçıl nişanlı kılıçların nadir olduğunu sanırdım."

      Lan ona yan yan baktı. "Tam sana söylemedi, öyle mi? Mutlaka biliyordur. Belki de inanmıyordu. Pek çokları inanmaz." Balıkçılların olmaması dışında Rand'inkinin neredeyse eşi olan kendi kılıcını kaptı ve kınından çıkardı. Hafif kavisli ve tek kenarı keskin olan kılıç, gün ışığında gümüş rengi parıltılar saçıyordu.
      Bu, Malkier krallarının kılıcıydı. Lan bundan bahsetmezdi -başkalarının bahsetmesinden bile hoşlanmazdı- ama al'Lan Mandragoran Yedi Kulenin Efendisi, Göller Lordu ve taç giymemiş Malkier Kralı'ydı. Yedi Kuleler artık yıkılmış, Bin Göller ise menfur şeylerin inine dönüşmüştü. Malkier'in çevresini Büyük Afet sarmıştı ve tüm Malkier lordları arasından sadece biri hayattaydı.

      Bazıları Lan'in Muhafız olup kendisini Aes Sedailere bağlamasının nedeninin, Afet'te can verip soyunun geri kalanlarına katılma isteği olduğunu söylemişti. Rand gerçekten de Lan'in görünürde kendi güvenliğini hiç düşünmeden, zarar görebileceği durumlara atıldığına şahit olmuştu, ancak Moiraine'in, bağlı olduğu Aes Sedai'nin yaşamını ve güvenliğini kendi şahsından çok daha değerli sayıyordu. Moiraine yaşadığı sürece, Lan'in gerçek anlamda ölmeye çalışacağına inanmıyordu.

      Gün ışığında kılıcını çeviren Lan konuştu. "Gölge Savaşı'nda, Tek Güç'ün kendisi silah olarak kullanılıyordu ve silahlar Tek Güç kullanılarak yapılıyordu. Bazı silahlar Tek Güç'ü kullanıyordu; bunlar tek bir darbede bir şehrin tamamını yok edebilir, fersahlarca uzanan toprağa yıkım getirebilirdi. Kırılış sırasında bütün bunların kaybolması iyi oldu; nasıl yapıldıklarını hatırlayan kimsenin kalmaması da öyle. Ama, kılıç kılıca dövüşte, Myrddraallerle ve Dehşetlordları'nın yaptığı daha beter şeylerle karşılaşanlar için daha basit silahlarda vardı.
      "Tek Güç'ü kullanan Aes Sedai topraktan demiri ve diğer madenleri çıkardı, eritti, şekillendirip işledi. Hepsini de Güç'ü kullanarak yaptılar. Kılıçlar ve diğer silahlar. Dünyanın Kırılışı'ndan artakalan pek çoğu, Aes Sedailerin işlerinden korkan ve nefret eden insanlarca yok edildi, diğerleri ise yıllar içinde ortadan kayboldu. Geriye pek azı kaldı ve gerçekten ne olduklarını pek az insan biliyor. Onlar üzerine anlatılan destanlar, kendilerine ait bir gücü olan kılıçlar hakkında abartılı öyküler vardı. Ozanların hikayelerini duydun. Gerçek yeterli. Bölünüp parçalanmayan ve asla körleşmeyen kılıçlar. Onları bileyen -daha doğrusu bilermiş gibi yapan- adamlar gördüm, sırf bir kılıcın kullanıldıktan sonra bilenmeye ihtiyaç duymayacağına inanamadıkları için. Tek yaptıkları bileği taşlarını aşındırmak oldu.

      "O silahları Aes Sedailer yapmıştı ve benzerleri hiçbir zaman olmayacaktır. Her şey bittiğinde, savaş ve Çağ bir arada sona erdiğinde, dünyanın tuzla buz oluşuyla, ölüp gömülenlerin sayısı hayatta olanların sayısını geçtiğinde, ve bu yaşayanların kaçıp, bir yer, güvende olacakları herhangi bir yer bulmaya çalışırlarken ve her iki kadından biri kocasını ya da oğullarını bir daha göremeyeceği için gözyaşı dökerken, hâlâ hayatta olan Aes Sedailer bir daha asla bir adamın başka bir adamı öldürmesine yarayan silahlar yapmayacaklarına yemin ettiler. Her Aes Sedai bu yemini etti ve o günden beri aralarındaki tüm kadınlar bu yemine sadık kaldılar. Kızıl Ajah bile dahil olmak üzere, herhangi bir erkeğin başına ne geleceği umurlarında değildi.

      "Bu kılıçlardan biri, sıradan bir asker kılıcı," -hafifçe yüzünü buruşturarak, Muhafız'ın duygularını gösterdiği söylenebilirse neredeyse hüzünle, kılıcı tekrar kınına bıraktı- "daha fazla bir şeye dönüştü. Öte yandan, lord-generaller için yapılanlar, hiçbir demircinin nişanını vuramayacağı kadar sert olan, ancak yine de üzerine balıkçıl nişanı vurulmuş olanlar, aranan kılıçlar oldular."
      Rand'ın elleri dizlerinin üzerinde duran kılıçtan aniden uzaklaştı. Kılıç devrildi ve Rand yerdeki taşlara çarpmadan önce onu gayri ihtiyari yakaladı. "Bunun Aes Sedailer tarafından yapıldığını mı söylüyorsun? Ben de kendi kılıcından bahsediyorsun, sandım."
      "Tüm balıkçıl nişanlı kılıçlar Aes Sedailerin elinden çıkma değildir. Pek az insan, kılıcı kılıçustası namına ve balıkçıl nişanlı bir kılıca hak kazanacak kadar iyi kullanır, ama öyle de olsa, geride bir avuç kişiden fazlasının sahip olacağı kadar Aes Sedai kılıcı yoktur. Çoğu usta kılıç yapıcılarından gelir; insanların yapabileceği en iyi çeliktendir, ama yine de erkek eliyle şekillenmiştir. Ama o elindeki, koyun çobanı... en az üç bin yılın ve daha fazlasının öyküsünü anlatabilir."

      "Onlardan uzaklaşamıyorum," dedi Rand. "Değil mi?" Önündeki kılıcı kınının üzerine dikti; bilmediği zamandan farklı görünmüyordu. "Aes Sedai elinden çıkma. Ama onu bana Tam verdi. Babam bana verdi." Balıkçıl nişanlı bir kılıcın nasıl olup da İki Nehirli bir çobanın eline geçtiği konusunu düşünmeyi reddediyordu. Bu düşüncelerde tehlikeli akımlar, keşfetmek istemediği derinlikler vardı.

      "Gerçekten uzaklaşmak istiyor musun, koyun çobanı? Tekrar soracağım. O halde neden hâlâ gitmedin? Kılıç? Beş yılda seni ona layık biri, bir kılıçustası haline getirebilirim. Bileklerin hızlı, dengen iyi ve aynı hatayı iki kez yapmıyorsun. Ama seni eğitmeye ayıracak beş yılım yok, senin de öğrenmeye ayıracak beş yılın yok. Bir yılın bile yok ve bunu biliyorsun. Şimdiki durumunda kılıcı kendi ayağına saplamazsın. Kılıcın yeri belinmiş gibi duruyorsun koyun çobanı ve köy zorbalarının çoğu bunu hissedecektir. Ama bu kadarı onu ilk taktığın zaman da vardı. O halde neden hâlâ buradasın?"

      "Mat ile Perrin hâlâ burada," diye mırıldandı Rand. "Onlar gitmeden gitmek istemiyorum. Onları bir daha, belki de yıllarca görmeyebilirim." Başı gerisingeri duvara yaslandı. "Kan ve küller adına! En azından onlarla eve gitmediğim için deli olduğumu düşünüyorlar sadece. Nynaeve iki bakışından birinde bana altı yaşındaymışım da dizimi sıyırmışım, o da beni iyileştirecekmiş gibi, diğerinde ise bir yabancı görüyormuş gibi bakıyor. Çok yakından bakarsa gücendirebileceği biri gibi. Bir Hikmet olmasının yanında, hiçbir şeyden korkmuş olduğunu sanmam, ama o..." Başını iki yana salladı. "Ve Egwene. Kahrolayım! Neden gitmek zorunda olduğumu biliyor, ama bundan ne zaman bahsetsem, bana bakıyor, içim düğüm düğüm oluyor ve..." Gözlerini kapatarak kılıcın kabzasını alnına bastırdı, bastırmakla düşündüğü şeyler ortadan kaybolabilirmiş gibi. "Keşke... keşke..."

      "Her şeyin eskiden olduğu gibi olmasını mı istiyorsun, koyun çobanı? Ya da kız Tar Valon'a gitmesin de seninle gelsin mi istiyorsun? Göçebe bir yaşam için Aes Sedai olmaktan vazgeçeceğini mi sanıyorsun? Seninle mi? Ona bunu doğru şekilde ifade edersen, bunu yapabilir. Aşk tuhaf bir şeydir." Lan'in sesi birden yorgun çıkmıştı. "Olabilecek en tuhaf şey."
      "Hayır." İstediği de buydu, kızın onunla birlikte gelmesi. Gözlerini açtı, sırtını dikleştirdi ve sesine kararlı bir hava verdi. "Hayır, o istese bile benimle gelmesine izin vermem." Bunu ona yapamazdı. Ama, Işık uğruna, bir an için, istediğini söylese fena mı olurdu? "Ona ne yapıp yapmayacağını söylemeye çalıştığımı düşündüğü zaman katır gibi inatçı oluyor, ama onu hâlâ bundan koruyabilirim." Kızın hâlâ Emond Meydanı'nda olmasını diliyordu, ama Moiraine İki Nehir'e geldiği gün bu konudaki umutlar hepten sönmüştü. "Bu bir Aes Sedai olacağı anlamına da gelse!" Gözünün ucuyla Lan'in kaşını kaldırdığını gördü ve kızardı.
      "Tüm nedeni bu mu peki? Onlar gitmeden önce yurdundan arkadaşlarınla elinden geldiğince çok zaman geçirmek mi istiyorsun? Ayaklarını bu nedenle mi sürüyorsun? Topuklarındaki şeyin ne olduğunu biliyorsun."

      Rand öfkeyle ayağa fırladı. "Pekala, sorun Moiraine! O olmasa burada dahi olmazdım ve benimle konuşmuyor bile."
      "O olmasa ölmüş olurdun, koyun çobanı," dedi Lan sakince, ama Rand hızını kesmeden devam etti.

      "Bana ... benim hakkımda korkunç şeyler söylüyor" -kılıcı tutan parmakları bembeyaz oldu. Delirip öleceğimi!- "ardından birdenbire bana iki kelime etmez oluyor. Beni bulduğu günden bu yana bir şey değişmemiş gibi davranıyor ve bu da bana tuhaf geliyor."

      "Sana olduğun gibi mi davranmasını istiyorsun?"
      "Hayır! Bunu demek istemiyorum. Kahrolayım, çoğu zaman ne dediğimi kendim de bilmiyorum. Bunu istemiyorum, diğerinden de korkuyorum. Şimdi de ortadan kaybolup bir yerlere gitti..."
      "Sana zaman zaman yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu söylemiştim. Eylemlerini sorgulamak ne sana, ne de başka birine kalmış."

      "...üstelik kimseye nereye gittiğini, ne zaman döneceğini, hatta dönüp dönmeyeceğini bile söylemeden. Bana yardımcı olacak bir şey söyleyebilecek olmalı, Lan. Bir şey. Söylemek zorunda. Geri gelirse tabii."

      "Geri geldi, koyun çobanı. Dün gece. Ama sana söyleyebileceği her şeyi söylediğini düşünüyorum. İnan bana. Ondan öğrenebileceğin kadarını öğrendin." Kafasını iki yana sallayan Lan'in sesi canlandı. "Orada durarak bir şey öğrenmediğin kesin. Biraz denge çalışması yapmanın zamanı geldi. Balıkçıl'ın Sazlarda Yürüyüşü'nden başlayarak İpeği Ayırma'ya geç. Balıkçıl duruşunun sadece denge alıştırması amaçlı olduğunu unutma. Duruş çalışması dışındaki her şeyde seni bütünüyle savunmasız bırakır; ilk hamleyi diğer adamın yapmasını istiyorsan bu konumdan etkili olabilirsin, ama onun kılıcından asla kaçınamazsın."

      "Bana bir şey söyleyebilecek olmalı, Lan. O rüzgar. Doğal değildi ve Afet'e ne kadar yakın olduğumuz da umurumda değil."

      "Balıkçıl'ın Sazlarda Yürüyüşü, koyun çobanı. Bileklerine de dikkat et."

      Güneyden gelen borazanların zayıf tınısı, davulların tekdüze gümbürtüsü eşliğinde, yavaşça yükselip daha gürültülü bir hale dönüştü. Rand ile Lan bir an birbirlerine baktılar, sonra davulların sesi onları kuleye doğru çekip güneye bakmaya sevk etti.
      Şehir yüksek tepelerin üzerine kurulmuştu, şehir surlarının çevresindeki topraklar her yönde tam bir mil boyunca bilek boyunu aşan bitki örtüsünden arındırılmıştı. Kulenin tepesinden, Rand, bacalar ve çatıların üzerinden ormana doğru açık bir görüş alanına sahipti. Ağaçların arasından ilk beliren davulcular oldu; on iki kişiydiler, adımlarını ritimlerine uydurup, tokmaklarını döndürürken davullarını havaya kaldırıyorlardı. Ardından borazancılar geliyordu; uzun, parlak borularını kaldırmış, hâlâ hep bir ağızdan çalmayı sürdürüyorlardı. Bu uzaklıktan, Rand arkalarında rüzgarda dalgalanan dev, kare şeklindeki sancağı seçemiyordu. Ancak Lan homurdandı; Muhafız'ın gözleri kar kartalınınki gibiydi.

      Rand ona bir göz attı, ama gözlerini ormandan beliren sütuna dikmiş olan Muhafız hiçbir şey söylemedi. Ağaçların arasından, zırh giymiş at binen adamlar ve kadınlar çıktı. Sonra biri önde, biri arkada olmak üzere iki at tarafından çekilen, perdeleri kapalı bir tahtırevan ve daha başka atlı adamlar. Kargıları başlarının üzerinde uzun dikenler gibi yükselen sıra sıra piyadeler ve oklarını göğüslerinin üzerinde çapraz tutmuş okçular, hepsi de adımlarını davulların ritmine uydurmuştu.

      Borazanlar tekrar haykırdı. Sütun, şarkı söyleyen bir yılan gibi, dolanarak Fal Dara'ya yaklaştı.

      Rüzgar, insan boyundan uzun, bir tarafa dümdüz uzanan sancağı dalgalandırdı. Olanca büyüklüğüne rağmen, Rand'ın açıkça görebileceği kadar yakına gelmişti artık. Ona hiçbir şey ifade etmeyen bir renk girdabı, ama tam ortada saf beyaz bir gözyaşını andıran bir şekil. Tar Valon'un Alevi.

      "Ingtar da yanlarında." Lan'in sesi düşünceleri başka bir yerdeymiş gibi çıkmıştı. "Nihayet avdan döndü. Uzun zamandır yoktu. Acaba şansı yaver gitti mi?"

      "Aes Sedai," diye fısıldadı Rand sesi nihayet çıktığında. Oradaki bütün o kadınlar... Moiraine, Aes Sedaiydi, evet, ama onunla yolculuk etmişti ve ona tam olarak güvenmese de, hiç değilse onu tanıyordu. Ya da tanıdığını sanıyordu. Ama o sadece bir taneydi. Bir araya toplanmış ve bu şekilde gelen bunca Aes Sedai bambaşka bir şeydi. "Neden bu kadar çoklar, Lan? Birinin bile gelmesine ne gerek var? Üstelik de gelişlerini ilan eden davullar, borazanlar ve bir bayrakla."

      Aes Sedailer Shienar'da, en azından çoğu insan tarafından saygı, geriye kalanlardan da saygıyla karışık bir korku görürlerdi, ama Rand bunun farklı olduğu, sadece korkunun, sık sık da nefretin olduğu yerlerde bulunmuştu. Onun yetiştiği yerde, en azından bazı erkekler "Tar Valon cadıları"ndan, Karanlık Varlık'tan bahsettikleri gibi bahsederlerdi. Kadınları saymaya çalıştı, ama düzenli safları yoktu ve birbirleriyle ya da tahtırevandaki kişiyle konuşmak için atlarını etrafta dolaştırıyorlardı. Tüyleri diken diken oldu. Moiraine ile birlikte yolculuk etmiş, başka bir Aes Sedai ile tanışmıştı ve kendisini, gün görmüş biri olarak görmeye başlamıştı. Hiç kimse İki Nehir'i terk etmezdi ya da neredeyse hiç kimse, ama o terk etmişti. İki Nehir'deki hiç kimsenin gözleriyle görmediği şeyleri görmüş, onların sadece rüyalarında, o da rüyaları o kadar uzağa ulaşırsa, göreceği şeyleri yapmıştı. Bir kraliçe görmüş ve Andor Kız-veliahtıyla tanışmış, bir Myrddraal ile karşı karşıya gelip Yollar'da yolculuk etmiş, ancak bunlardan hiçbiri onu bu âna hazırlamamıştı.

      "Neden bu kadar çoklar?" diye fısıldadı yine.
      "Amyrlin Makamı bizzat gelmiş." Lan, ona yüzünde kaya kadar sert ve okunmaz bir ifadeyle baktı. "Derslerin bitti, koyun çobanı." Ardından durdu ve Rand neredeyse onun yüzünde merhamet gördüğünü sanacaktı. Ama bu elbette olamazdı. "Bir hafta önce gitmiş olsan, senin için daha iyi olurdu." Bunun üzerine Muhafız gömleğini kaptı ve kuleye inen merdivenlerde kayboldu.
      Rand, kuruyan ağzını oynatarak biraz ıslaklık bulmaya çalıştı. Fal Dara'ya yaklaşan sütuna, gerçekten de bir yılan, ölümcül bir engerek yılanıymış gibi baktı. Davullar ve borazanlar kulaklarında çınlıyordu. Aes Sedailere buyruk veren Amyrlin Makamı. Benim yüzümden geldi. Başka bir neden düşünemiyordu.

      Onların bildiği şeyler vardı, ona yardım edecek bilgilere sahiplerdi, bundan emindi. Ve hiçbirine sormaya cesaret edemiyordu. Onu ehlileştirmeye gelmiş olmalarından korkuyordu. Bunun için gelmediklerinden de korkuyorum, diye kendisine itiraf etti gönülsüzce. Işık adına, hangisi beni daha çok korkutuyor, bilmiyorum.

      "Niyetim Güç'e kanal olmak değildi," diye fısıldadı. "Bir kazaydı! Işık adına, bununla herhangi bir ilgim olsun istemiyorum. Ona bir daha asla dokunmayacağıma yemin ederim! Yemin ederim!"
      İrkilerek Aes Sedai kafilesinin şehir kapılarından girmekte olduğunu fark etti. Rüzgar vahşice girdaplanıyor, terini buz damlaları gibi soğutuyor, borazanların kulağa kurnaz kahkahalar gibi gelmesine neden oluyordu; havada açılmış bir mezarın güçlü kokusunu duyduğunu sandı. Burada durmayı sürdürürsem, benim mezarım olacak.

      Gömleğini kaparak merdivenden aceleyle indi ve koşmaya başladı.
      (Kitabın İçinden)

      Stok Kodu
      :
      9789758725724
      Boyut
      :
      14.00x22.00
      Sayfa Sayısı
      :
      772
      Baskı
      :
      4
      Basım Tarihi
      :
      2017-11
      Çeviren
      :
      Gamze Sarı
      Kapak Türü
      :
      Ciltli
      Kağıt Türü
      :
      2. Hamur
      Dili
      :
      Türkçe
  • Yorumlar
    • Yorum yaz
      Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
  • Taksit Seçenekleri
    • Akbank
      Taksit Sayısı
      Taksit tutarı
      Genel Toplam
      1
      -   
      -   
      2
      18,20   
      36,40   
      3
      12,13   
      36,40   
      4
      9,56   
      38,22   
      5
      7,72   
      38,58   
      6
      6,49   
      38,95   
      7
      5,62   
      39,31   
      8
      4,96   
      39,68   
      9
      4,45   
      40,04   
      Cardfinans
      Taksit Sayısı
      Taksit tutarı
      Genel Toplam
      1
      -   
      -   
      2
      18,20   
      36,40   
      3
      12,13   
      36,40   
      4
      9,56   
      38,22   
      5
      7,72   
      38,58   
      6
      6,49   
      38,95   
      7
      5,62   
      39,31   
      8
      4,96   
      39,68   
      9
      4,45   
      40,04   
      Garanti Bankası
      Taksit Sayısı
      Taksit tutarı
      Genel Toplam
      1
      36,40   
      36,40   
      2
      18,20   
      36,40   
      3
      12,13   
      36,40   
      4
      9,46   
      37,86   
      5
      7,64   
      38,22   
      6
      6,43   
      38,58   
      7
      5,56   
      38,95   
      8
      4,91   
      39,31   
      9
      4,41   
      39,68   
      İş Bankası
      Taksit Sayısı
      Taksit tutarı
      Genel Toplam
      1
      -   
      -   
      2
      18,20   
      36,40   
      3
      12,13   
      36,40   
      4
      9,56   
      38,22   
      5
      7,72   
      38,58   
      6
      6,49   
      38,95   
      7
      5,62   
      39,31   
      8
      4,96   
      39,68   
      9
      4,45   
      40,04   
      Yapı ve Kredi Bankası
      Taksit Sayısı
      Taksit tutarı
      Genel Toplam
      1
      -   
      -   
      2
      18,20   
      36,40   
      3
      12,13   
      36,40   
      4
      9,56   
      38,22   
      5
      7,72   
      38,58   
      6
      6,49   
      38,95   
      7
      5,62   
      39,31   
      8
      4,96   
      39,68   
      9
      4,45   
      40,04   
Kapat